11 Aralık 2012 Salı

İyi ki doğdum :):)

 Merhabalar aşırı azınlıktaki takipçilerim. Bir yılı daha bitirdik. Hatta bu 3.  "iyi ki doğdum" yazım. Kısa keseceğim çünkü gün bitmek üzere. Birdaha ki yazımda fotoğraf paylaşacağım. Sevgilerimle.. İYİ Kİ DOĞDUM!! ve bugün yanımda olan herkese, meleklerime, dostlarıma çok teşekkür ederim :)

8 Aralık 2012 Cumartesi

I.h.u.too

 Benim için çabalayan insanlar var çevremde -s-. En aykın arkadaşım bile çabalamıyor böyle. 4,5 yıllık arkadaşlığımız 'merhaba merhaba' seviyesine gelmek üzere. Üzülüyorum. Aramızın bozulmasından çok, daha önce -afedersiniz- ağızına sıçtığım insanın bile şu anda aramızın düzelmesi için uğraştığı kadar uğraşmamasına üzülüyorum. Yapacak bi'şey yok gibi ya. Bir de bana bu şarkıyı öneren insan; keşke kapıyı bu kadar sert kapatmasaydın.

 Duygularımı ifade etmekte ciddi zorluk çekiyorum şu anda. Biri alsın götürsün beni.

22 Kasım 2012 Perşembe

Nameless.

 Hani biri sorar ya: "nasııl gidiyor?" sen de cevap verirsin; "berbat gidiyor.". Hayatının berbat gitmesine sebep olan şey tam olarak nedir? Ha o biri tekrar sorar "neden?". Sen gerçekten kötüysen "boşver." gibi bir cevap verirsin. Bir çözüm olduğuna inanırsan da açıklamaya başlarsın. Şimdi "boşver" diyen arkadaş mı daha kötü durumdadır yoksa açıklama yapan arkadaş mı?

 Diyelim ki hatyatın gerçekten berbat gidiyor ve birinin buna çözüm bulacağına inanmıyorsun. Ne yapacaksın? Açıkcası benim aklıma gelen ilk şey kaçmak olur. Hem fiilen, hem de zihnen. Öyle bir anda ya çok gülerim, ya da çok ağlarım. Sonrasında hayatımın berbat gitmesine sebep olan şeyi tamamen unutmuş gibi davranırım. Hani derler ya; yağmurlu bir günde sıcak bir kahveyle kendine gelirsin diye. İşte "kendine gelme" kısmı biraz sıkıntı oluyor bende. Kendime gelince o kaçtığım şeyi tekrar günyüzüne çıkarırım -tabiri caizse-.Şimdi böyle bir durum içindeysem mantıken yağmura kaptırmam doğru olmaz. Film falan izlemem, kafamı tamamen dağıtmam lazım. Dikkati şu kelimeye çekmek istiyorum; "mantıken." Ya mantıklı bir insan değilsen ya da böyle durumlarda mantıklı olamıyorsan.. (bkz:Ben.)  E o zaman Fuck'tın demek oluyor. O yüzden kaçmak her zaman çözüm olmuyor sonucuna varıyoruz. Peki hiç kaçmamayı düşünmediysen? Daha düzgün şekilde ifade edeyim; hiç kaçmadıysan? Canını sıkan konuların ne olduğunu bile hatırlamayabilirsin. Bir anda karşına çıkarsa da ağır tepkiler verirsin. Peki bu ne kadar kötü sonuçlar doğurur ve ne kadar ağır tepkilerden bahsediyoruz? -İşte bu. Sıfır noktası.-

 Başa dönelim. Canını gerçekten çok sıkan bir olayla karşılaştın bunu yaşar yaşamaz paylaştın bir dostunla(!). Canını sıkan şey karşına çıkarsa arkadaşının tepkisi belli olacaktır. "Ne yapacaksın şimdi?" Ne bileyim kardeş ben!!!!... Ya da canını sıkan şey çıkmadı karşına. Akşamları öyle kendi kendine tribe giriyon ama moralini bozacak bir şey yok ortada. -henüz-. Ertesi gün okula, işe ya da o dost her neredeyse gittin. Sana hatırlatacak bişeyler sordu\söyledi. Ya o arkadaşı ateşe atmayacan da ne yapacan!

 -N- "Zaman aralığını yeterince uzun tutarsanız herkes için hayatta kalma şansı sıfıra düşer."

18 Kasım 2012 Pazar

-N-

  Merhaba kel, neonazi, yakışıklı Edward.
  Seri katil merakım olduğunu kabul ediyorum ama Hitler merakımın bundan kaynaklanmadığından eminim. Çünkü bana kalırsa; Hitler seri katil değil. Adam mı öldürdü? Ona katil diyorsanız eyvallah. (artık kimseyle bu konuda tartışmak istemiyorum.)

 Çok soğukkanlı katiller olduğunu duydum. Tanışmak isterdim. Çünkü söylenenin aksine onların soğukkanlı olduklarını düşünmüyorum. (Cümle devrik oldu sanırım. Herneyse...) Hatta onların diğer insanlardan çok daha sıcakkanlı olduklarını, çevresindekiler yüzünden o hale geldiklerine inanıyorum. Yani siz hiç düşünmedinizmi birilerini öldürmeyi? Hiç mi geçmedi aklınızdan. Öldüremezsiniz ama. Çünkü hapse giremeyecek kadar değerli hayatlarınızı televizyon karşısında geçirmelisiniz. Neyse. Kimsenin hayatı beni ilgilendirmez ki ilgilendirse de yapabileceğim pek bir şey yok. Tolstoy: "insanın intihar edeni makbuldur" gibi bir şey demiş. Tabii o daha şiirsel söylemiş benimki biraz sıkıntılı oldu.
 Tarantino (bilmeyenler için: Kill Bill vol1/2, Pulp Fiction, Reservoir Dogs yönetmeni) aşırı şiddeti gayet legalmiş gibi -ki bence legal- perdeye yansıtabilen tanıdığım 2. yönetmen. (1. Standley Kubrick, Clockwork Oraange ile..) Kendisi sinemadaki şiddetin bir dans sahnesiyle aynı şey olduğunu savunuyor. "Filmlerdeki dans sahnelerini sevmeyebilirsiniz, bu onları yasaklamanızı gerektirmez" açıklamasını yapan idolüm bir de; filmlerdeki şiddetin hiçbir şekilde cinayet vb. suçlara itmeyeceğini açıklamıştı. Tabii ben burda açıklayamıyorum affedin. Buradan nereye bağlayacağımı söyleyeyim: Tarantino iyidir yani. İzleyin. Hatta -ekrandaki- şiddete biraz olsun merakı olanlar kesinlikle izlesin. Otomatik portakal(clockwork orrange)ı da izlesin. Konudan konuya atlıyorum ama neyse artık.
 Şimdi sonsuzluk çok değişik bir kavram. Yani sonsuz olan bir şey yok yaşadığımız dünyada. Tamam sayılar falan var evren var da(sözde) onları şeyetmiyorum ben. Neyse işte. Hani cennet sonsuzmuş ya. Kulağa sonsuzluk çok sıkıcı gelmiyor mu? Yani ne bileyim. Tamam çok hoş. İstediğin her şey olacakmış falan da. SONSUZ ya. Yaşlanmıyorsun bile. Neyse şimdi iyice dine girmeyelim.
 Ya ben şimdi hem Figh Club okumuş/izlemiş hem de sınava (YGS LYS falan) hazırlanan biri olarak gelecekte ne olacağımı çok merak ediyorum. Meslekten bahsetmiyorum burada. Neyse.
 Ya benim çok şey yapasım var when i grew up. (google translate gibi oldu cümle -N-) Senaryo yazmak, yazdığım senaryoyu yönetmek, bir tiyatro oyununda oynamak, roman yazmak ve takipçilerimin çok iyi bildiği gibi hiç beton olmayan bi'yere gitmek... Bunları ne ara yaparım hiç bilmiyorum ama yapacağım ya. Hatta bana eşlik edecek birilerini de buldum sanırım. Bu arada şu an çok duygulandım. Yukarıda paylaştığım şarkıyı biliyorum baya önceden. Bu yazıyı yazarken hatırladım. Bana Olafur arşivini veren insan; Seni çok seviyorum!! Bu şarkıyı da nerden bildiğimi hatırlamıyorum. İlginç. -N- Olmayan konumuza dönelim.
 Yazı yazmayla ilgili sorunlarım var evet ama aşmaya karar verdim. Hatta yarın gideceğim ve kendime günlük alacağım. Bu kararı da şu an aldım. Başka ne karar aldım biliyor musunuz? Şimdi yazımı bitirip ders çalışacağım. Aslında daha otururdum ama ders çalışacağıma dair bir söz verdim çok yakın bir arkadaşıma. Sözümü tutayım değil mi ama?
-Hiç bırakasım yok ama; hoşcakalın aşırı azınlıktaki okuyucularım...

15 Kasım 2012 Perşembe

People stealing...

-Merhabalar.

-Bazen şizofren olduğumu düşünüyorum belki yazmışımdır daha önce ama; belki de yaşadığım herşey hayaldir. Ben bi hücrede yaşıyorumdur. Olamaz mı yani??
-Mutluluk geçiciyse mutsuzlukta geçicidir. Ben bunu bilir bunu söylerim.
-Ya ben blog yazamadığımı fark ettim. Yok arkadaş yazamıyorum. Şekil-A'da göründüğü gibi saçmalıyorum işte. Yazasım da var ama yazamıyorum. Nedenini de merak ediyorum işte. Elden ne gelir?? Ayrıca şöyle bir problemim de var; 1 haftadır sinirlenmiyorum ben ya. Sinirlenemiyorum. Sakinliğin nirvanasındayım hatta. Bilmeyenler için söyleyeyim: "o koltuk neden orada" diye aşırı sinirlenme potansiyeli olan bir insanım. Hatta geçen arkadaşlar arasında sorun çıktı ve ben ilk defa ortalığı kızıştıran taraf olmadım. İlginç ya...
-Son olarak; Herkes'den nefret etmek biraz acımasızca olur bence...

22 Ekim 2012 Pazartesi

Bu da Brian'ın gözyaşları...


Tanrı'nın Gözyaşları...

_Merhabalar. Bugün 22Ekim 2012. Çok uzun zaman sonra Antalya'da hava mükemmel. Ben de balkonda oturdum şunu dinliyorum;
Bulunduğum yerden hafif ıslanıyorum. Donuyorum. Büyük ihtimalle üşğteceğim ama olsun :). Bazıları kapalı havanın çok iç karartıcı olduğunu bu yüzden de güneşli havaları daha çok sevdiklerini söylerler. Bence güneşli hava da çok iç açıcı değil. Yağmur insanın stresini alıyor bence. Huzur buluyorum. Daha rahat düşünüyorum. Özellikle kapkara bulutlar arasından ufacık bir güneş ışığı sızsa...
 Yağmur ne kadar şiddetli yağarsa ben o kadar huzur buluyorum. Yağmur yağarken herşeyi bırakabilirim. O an için herşeyi aksatabilirim sanırım.
 Bi kere yağmurun mitolojisi bile çok güzel. "Tanrılar ağlıyor." Ya düşünsene Tanrı ağlıyor. Bence sırf bu mit yüzünden yağmurda ağlamak çok doğal bir şey. Düşünsenize ya. Tanrı bile ağlıyor... Ya hatta ıslanmaya izin vermeyen manyaklar için de; Tanrı ağlayacak sen de o gözyaşlarında ıslanmayacak mısın. Ayıp.
 Sonra yağnur yağarken yağılacak ikinci en güzel şeyi söyleyeyim. (1.si ıslanmak) Müzik dinlemek. Ya müziği yağmurda dinlemeyeceksin de ne zaman dinleyeceksin!
 Yağmur yağarken cesaretim artıyor benim. Asla cesaret edemediğim şeyleri o anda yapasım geliyor. "Ne bileyim itiraflar falan :D..." Tabii gaza gelip yapılan şeylerin sonu biraz kötü oluyor ama olsun yani. Gaza getirene baksana; YAĞMUR! Neyse ben manzarama dönüyorum. Görüşmek üzere... :):):)

26 Haziran 2012 Salı

Fuck off and run.


 "Nereye gittiğimi bilmiyordum. Sadece ilerliyordum. Duyduğum en güzel melodiydi sanırım. Yüzümde aptal bir gülümseme vardı. Engelleyemiyordum. Herkesin somurttuğu bir dünyadan gelince bu denli büyük bir gülümseme çok garip geliyordu ama hoşuma gitmişti.
 Gözlerimi kamaştıran ışığın ardını görmeyi ne kadar çok istediğimi anlatamam. Gözlerim; yanmaya başladı. Işığa daha da yaklaştım. Ya ışığın ardı kapkaranlıktı, ya da artık göremiyordum. Umrumda değildi. Ulaşmıştım sonuçta. Biraz yalnız kaldım burada. Sadece ilerledim. Hep ilerledim. Sonunda soğuk bir yere ulaştım. üşüyordum ve beni ısıtacak hiç kimse, hiçbir şey yoktu ortada. Önemsemedim. Üşümeyi seviyordum çünkü. Biraz daha üşüdüm. Sonra fark ettim ki karanlıkta değilmişim. Açtım gözlerimi. Her şey ortadaydı. Nasıl anlamadım? Nasıl kapattım gözlerimi?
 Geri dönebilir, tekrar gözlerimi kapatabilirdim. Yapmadım. Gözlerimi sonuna kadar açtım, gözlüklerimi de taktım. Yol ayrımına kadar koştum. Yönümü seçtim. Biraz daha koştum. Bacaklarımın acısından düşene kadar koştum. İşin garip yanı da: Düşmedim. Sadece koştum."

6 Haziran 2012 Çarşamba

Darkness.

 Vats dı medır vit yu men diye başlamak isterim. İyi akşamüstleri dilerim. Efenim bugün bahsetmek istediğim şey; halk arasında "katiller".
 Hemen açılışımı dinine bağlı bir Amerikalıyla yapmak istiyorum.


Albert Fish. Nam-ı değer; "Brooklyn Vampiri". Şöyle kabaca suçunu söyleyeyim. Yüzlerce çocuğa tecavüz etti, işkence yaptı, öldürdü. Bir aileye yakınlaşarak, kızlarını; yeğeninin doğumgününe götürme bahanesiyle boş bir eve götürdü. Kızı parçaladı, otel odasına götürdü, günlerce yedi. Bunlara ek olarak kendisine de işkenceler yaptı. Kasıklarına iğne batırdı, çivili sopalarla kendine vurdu.. vb. Peki. Bunu yavaş yavaş açalım. "Brooklyn Vampiri'miz" bunları "din" için yaptığına inanmıştı. İşkence çekenlerin; günahlarının bedelini ödediğine, ölenlerin ise Tanrı'nın kurbanları olduğuna inanıyordu. Bu uğurda kendi günahlarını cezalandırmıştı. İyice açalım. Amcamız küçük yaşta babasını kaybetti. Yetimhaneye de uyum sağlayamadı ve psikolojisi bozuldu. Küçücük bir çocuktan beklenen bir davranış olsa gerek. Çıktı yetimhaneden. Annesi tarafından da cinsel istismara uğrayan çocuk cinsel tercihi hakkında çelişkilere düştü. Okurken bir yandan da çalışmış, yoğun bir yaşam sürmüş. Küçük suçlara bulaşmış zaman zaman. İlk cinayetini de 40 yaşında işlemiş. Diğer bir adıyla: "Gri Adam" bundan sonraki yaşamını işkenceler yaparak geçirmiş. Dinine hep bağlıymış. Neyse, yakalanmış. İdam cezasına çarptırılmış. Elektrikli sandalyede infaz edileceğini öğrenince bilin bakalım ne demiş: "Hiç tatmadığım bu zevki tatmaktan büyük zevk alacağım.". Benim fikrim: Şiddet; kabustur. Herkesin kabusudur. Korkunçtur. Peki kendisine bile şiddet uygulayacak kadar psikolojisi alt üst olmuş bu saplantılı adama hiç acımayacak mıyız? İsterseniz bana "sadist" deyin ama ben Albert Fish'e çok üzülüyorum. Üzüldüğüm bir şey daha var: Hannibal Lecter milyonların sevgilisi oldu ya. İşte o hikayesini "Gri Adam"dan aldı. Doğru ya. Film sonuçta.
  İşte yine bir Amerikalı "seri katil".


Charles Manson. Grup Lideri. 
Bence görünürde çok şeker bir adam. E bakışları ürkütücü değil diyemem. Grubuyla yaklaşık 35 cinayetten sorumlular. Kısa tutacağım bunu. Annesi hayat kadını. Hapse giren annesinden sonra tek kalan küçük çocuk hırsızlık yaparak para kazanmaya başlıyor. Hapse girip-çıkıyor tabii. Psikolojisi çok erken bozulmuş gencimiz hapiste, tehtid ile birine tecavüz ediyor. Sonra grup kuruyor, cinayetlere, işkencelere başlıyor. Bir fanı yüzünden grupça idam cezasına çarptırılıyorlar. İdam sistemi kalktığı için müebbet hapis yiyorlar. Beni üzen durum; Milyonların sevgilisi, metalci "Marilyn Manson". Marilyn ismi eyvallah. Monroe'dan geliyor. Tahmin edin Manson nereden geliyor...
 Bu da bir bayan. Aileen Wuornos. 



 Öncelikle belirtmek isterim bu resimde yalnızca saçını düzeltmeye çalışıyor. Evet gerçekten ürkütücü. Yedi kişinin ölümünden sorumlu, eşcinsel hayat kadını. Gelelim hayatına. Babası çocuk istismarı suçundan hapse giriyor. Annesi Aileen henüz küçük bir kızken bir not bırakıp çekip gidiyor. Büyükannesi ve büyükbabasının yanına yerleşen kızımız bu dönemde tecavüze uğruyor ve hamile kaldığı için bu evden atılıyor. Döküntü bir arabada yaşamaya başlıyor. "Hayat Kadını" olarak. Bildiğim kadarıyla alkolik oluyor. Bir süre sonra Hayatının aşkı olan Selby Wall ile tanışıyor. Arabasına bindiği adamları öldürüyor, ormana atıyor. Filmini izleyen bilir zaten. Evet "Monster" filmi. Charlize Theron'un kucak dolusu övgü ve ödül aldığı film. Tebrik ederim. Öyle güzel oynamış ki Aileen'e kızamıyorsunuz. Bir de idam kararını duyunca söylediği şeylere bakarsak... "Ben masumum. Umarım size de tecavüz ederler b*k çuvalları."
...ve daha bir çok "katil"...
 Beni yanlış anlamanızı istemem. Ben ölenler için yas tutmayı bırakıp Onlar için yas tutalım demiyorum. Burada belirtmek istediğim şey; onlar zevk aldıkları için öldürmediler. Tabii bu benim görüşüm: Onlar bu korkunç davranışa itildiler. Yardım edenleri olmadığı için bu iğrenç hayatları yaşadılar. Sadece bu kadar kötülenmeden, aşağılanmadan önce biraz empatiyi hak ettiklerini düşünüyorum. Daha iç açıcı bir blog yazmak isterdim ancak bu aralar benim gündemimde bu var. Kurbanlar yerine "katilleri" yazdığım için beni affedin. 
 Saygılarımla...

3 Haziran 2012 Pazar

Toomb.

-Merhabalar efenim.
-Jensen'ın imza günü olduğunda; Milow'un konserine gidemediğim gibi Jensen'ın imza gününe de gidemeyeceğimi söyleyen şeytani bedensiz yaratıklar var çevremde.
-Her b*ku üzerine alınan, çok korkulduklarını sanan, parasını sigaraya, içkiye, bazen farklı maddelere, kısaca ota-b*ka veren ve açlıktan ölen insanlara çok üzüldüğünü iddia eden gerizekalılardan nefret ediyorum.
-"Üzülmeyi bırakır, üzerim." Sağ ol mal. Şimdiye kadar çok güzel şeyler yaşatmıştın, hiç üzmemiştin, hep üzülmüştün, şimdi bunu söylemen çok dokunaklı. Çok etkilendim gerçekten. Ayrıca ikimizden birini düşünmek zorunda olursam, düşüneceğim kişi ben olurum. Ben olmazsam sen de olmazsın. Sadece biraz düşün. Düşük bir ihtimal ama belki anlarsın.
-Saçımı kazıtmak istiyorum. Neden yazdıysam bunu.
-Bu şarkı bir katili anlatıyor. Kısaca olay şu; Japon ya da Çinli bir gencimiz var Amerika'da. Bu bir kıza aşık oluyor. Kızı ders çalışmaya çağırıyor. Sonra kızla birlikte olmak istiyor. Kız bunu reddedince; gencimiz kızın kafasına sert bir cisimle vuruyor. Sonra kızı parçalayıp, buzdolabına koyuyor. Kızımızın burnunu ve birkaç uzvunu afiyetle yiyor. Bu güzel, romantik anılarını yazıyor.
               İşte romantik gencimiz. Kız kim bilmiyorum.
-Ha bu arada şarkı iyidir. Ben çok sevdim. Anlamı da çok güzel. Zaten bu hikayeyi anlatıyor biraz.
-Görüşmek üzere efenim.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Fırında kızarmış salçalı pırasa.

 Siz bunu ne zaman okuyorsunuz bilmiyorum. Açıkçası umurumda bile değil. Ben akşam yazıyorum. O  yüzden iyi akşamlar.
 Ben yine uyuyamıyorum o yüzden yine Blog'uma sarılmış bulunmaktayım. Bütün gün düşündüm. Sonuçta üzgün olduğuma karar verdim. Aslında sinirliyim. Tamam ruh halimi bilmiyorum çünkü sabah mutluydum.
 Kimseyle bir derdim olsun istemiyorum. Ve cidden birilerine yardım etmek istiyorum. Şöyle bir yardım oluyor: Bir gün kötü bir duruma düşerse -bu çok basit bir şey bile olsa- benim hep yanında olduğumu bilsinler. Çünkü benim çok kötü durumlarımda yanımda olan çok insan vardı. Hala yanımdalar biliyorum ve onları çok seviyorum. Neyse konumuza dönersek insanları asla sırtlarından vurmayacağım. Bunu bilsinler istiyorum. Buna göre tavır almalarına gerek yok. Sadece bilsinler. Bu arada hala yanımda olan meleklerime sonsuz teşekkürlerimi sunarım. :)
 Ütopyam'da değişiklik yapmıyorum uzun zamandır. Sanırım sevdim son halini. Bilginiz olsun en son büyük bir ağacım oldu. Bir de derin bir kuyum. Ha bir de mavi bir kuşum var. Canım çok sıkılırsa izlemeye giderim.
Kuyunun en diplerinde olur hep. Gelmemi bekler. Bilirim o hep orada. 
 Geçen yaz bir tür uyku sorunum vardı. Tahminen 2-3 hafta kadar sürdü. 2-3 hafta boyunca her sabah güneşin doğuşunu seyrettim. Her gece 3-4 arası da öylece oturup yıldızlara baktım. Keşke yine olsa uyku sorunum. Uyanık olsam da güneşin doğuşunu seyretsem. Hatırlıyorum da bizim çatının anahtarını elde edebilmek için çok çabalamıştım. Elde edemedim tabii. 
 Her şey düzelecek. Biliyorum. Ve zamanında aksini söylemiş olsam da umut çok güzel. Umut konusunda hep Nietzche yi savunmuşumdur. "Umut yalnızca eziyetin süresini arttırır.". Eşsiz bir insan da şöyle demişti bana: "Nietzche karamsardı çok mutsuzdu o yüzden düşünüyordu.". Hem ne demiş Thomas Fuller: "Büyük umutlar; büyük adamlar yaratır.". 
 Tracy Chapman iyi gider...
 Bu arada her şey düzelecek biliyorum. Çünkü; Hiçbir kış sonsuza kadar sürmez. :)

1 Mayıs 2012 Salı

ve gökyüzü düştü.

 Hayatım boyunca imalardan nefret ettim. Çünkü çok anlam yüklerim asıl anlatılmak isteneni anlamam. İma yoluyla bir şeyler anlatmaya çalışan insanlardan ve kendini insan sananlardan da nefret ediyorum. Ne anlatacaksan adam akıllı anlat işte. 
 Bu aralar hep şeyi düşündüm: "ya ben derdimi bir türlü anlatamıyorum ya da onlar anlamıyorlar.". Hangisi olduğunu bulamıyordum. Ta ki üçüncü bir seçenekle karşılaşana kadar. Mükemmel bir insan şöyle söylemiş: "İnsanlar seni anlamadığında üzülme. Duydukları senin sesin fakat anladıkları kendi düşünceleridir.". Teşekkür ederim mükemmel insan. 
 Çok yüksek bir yere çıkıp kendimi aşağı atardım. Düşerken de sanırım bunu dinlerdim... 
 En sevdiğim kısımdır: "Bana veda etme. Bana gökyüzünü tarif et. Ve eğer gökyüzü düşerse sözlerimi işaretle. Eğlenen kuşları yakalayacağız.".
 Dünya üzerinde gizlenebileceğim bir yerim olsaydı eğer: Ya bir hortumun başlangıcında, ya bir şimşeğin sonunda, ya da bir volkanın en sıcak yerinde olurdu. 
 Bu arada eğer bir insanı mutlu etmek için gelseydim dünyaya bu W.T. olurdu. Onun evini söndürürdüm önce. Sonra da sönen evinden yükselen dumanları izlerken yıllanmş bir şarap içerdik. Sonra yanmamış bir korkuluğa asardık kendimizi. Cesetlerimizi göle atarlardı belki. Bir gencin ödevine, başka bir gencin hayallerine konu olurduk. Mutlu olurduk, çok mutlu...

28 Nisan 2012 Cumartesi

   Ütopyamda bir misafirim vardı geçen günlerde. İlkti. Birlikte bir fidan dikmiştik. Ona sadece "toprağı at" dedim. "Gerisini ben hallederim." Ufaklık biraz beceriksiz çıktı. Toprağını benim kaktüsüme atmış. Temizleyeyim dedim. E doğal olarak elime battı. Sinirlendim. Çok bağırdım, çok tepindim...
  Sonra onu kuyuma götürdüm. Uzun bir yolculuktan sonra mavi kuşumun yanındaydık. Oturduk onu izledik. "Sonu iyi bitecek, biliyorum." dedi. Kuşumu izlemeye devam ettik. Sonra uyumuşuz. Uyandığımızda ay doğmuştu. Sonra O'nu dışarı çıkardım.
  Bir daha gelir mi bilmiyorum. Eğer gelirse fidanı dikmiş olacağım. Gelmezse de dikip, dikmediğimi bilemeyecek değil mi? E o da mavi kuşumla benim küçük sırrımız olacak. 

25 Nisan 2012 Çarşamba

Ay doğmak üzere.

- Sadece Bukowski'ciğimin bir sözünü ve bir şarkıyı paylaşacağım:
 *Tünele girdiğinizde dikkat edin dostlarım umut sandığınız ışık; tren farı olabilir.
Paylaştığım şarkının anlamını bilmiyorum. Sadece çok ama çok seviyorum.

23 Nisan 2012 Pazartesi

Blog and things.

- Gece gece uyku tutmadı. kayıttaki yanlıştır belki bilmiyorum. Her neyse saat: 03:10
- Alışılmışın dışında bir şekilde hunharca duygularımı ve yaşadıklarımı yazacağım.
- Çevremdekileri tek tek kaybediyorum. Üzülüyor muyum? Hayır. Çünkü kaybettiğim kadarını kazanıyorum. En azından vicdanen rahatım. Kimseye kendimden fazla güvenmemeye karar verdim. Ha biri var o ayrı. O'na herkesten çok güvenirim. 
 İnsanlar nasıl davranacağını bir öğrense her şey çok güzel olacak ama. Bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıp. "İşte o öğrenmeme ayıbını yapıyorlar." demişti birileri. Aslında o bir kişi için söylemişti ama ben çok kişiye ithaf edebilirim bu sözü. İyi demiş birileri.
 Bir şeyler bildiklerini düşünüyor çoğu insan. Neden hiçbir şey bilmediklerini kabul etmiyorlar. Ya da bu bir ihtimalse onlar için, neden hiç bu ihtimali düşünmüyorlar. Beni çok sinirlendiriyor onlar. Ve sinirlenmek benim bünyeme pek iyi gelmiyor doğrusu... Mesela biri var: Kendini çok yetkili sanıyor. Biri var: Çok bilgili, Biri var: Çok zeki... Bu "çok" sıfatını kim koyuyorsa; bende isterim arkadaş. Kafama göre iyi sıfatlarımın önüne "çok" koyayım ben de. Çok önemsendiklerini de sanıyorlar. Bilenler için söylüyorum: Sinirsel sorunlarım sizi değerli yapmaz! Ha sizin sinirsel sorunlarınız da -ki var mı bilmiyorum- sizi haklı yapmaz. Benimkilerin beni haklı yapmadığı gibi. Eski insanlar şöyle inanırmış: "Thor başka tanrılarla tartışır, sinirlenirmiş. Sonra çekicini yere vururmuş. Bu yüzden şimşek çakar, yıldırım düşermiş.". Acaba Thor bilir miymiş, küçük çocuklar ve kendini küçük hissedenler bu tür hava olaylarından korkarmış? Bilse sanki bi b*k değişecek ha. Thor o çekici aksesuar olsun diye almadı eline. Zaten neymiş: "Bıçakla tehdit edeceksen biraz kesmen gerek."miş. Thor o tehdit kısmında. Bence yani.
Sanki biraz hazırlık ve dikkatle çözülemeyecek bir cinayet işleyebilirim. Neyse.
 Beyinmiş. Hah. Olmazsa olmazmış. Yok ama oluyor bazıları. Onları ne yapacağız? Bilirim bilirim. Ya önlerine lego koyacağız oynayacaklar, ya da lego diyeceğiz oynadıklarını sanacaklar. İkinci seçenek şu kendini zeki sananlar işte. Bilmem anlatabildim mi?
 Bu arada dün abimi gördüm. Uyuma taklidi yaparken geldi öptü. Ablam da aramıştı yakınlarda. Duydum sesini. Sonra bilinçaltıma emir verdim. Rüyamda gördüm hepsini. Birlikteyken.
 Merhaba ben "evin küçük çocuğuyum.".

17 Nisan 2012 Salı

Teşekkür ederim.

-Basit şeylere değer yüklenebileceğini öğrettiğin için,
-Bir şey elde etmek için tek ihtiyacımın kendim olduğunu öğrettiğin için,
-Hayallerimi dinlediğin için,
-Gerçekleştirmem için cesaret verdiğin için,
-Her ihtiyacım olduğunda yanımda olduğun için,
-Bana gerçekten değer verdiğin için,
-Mutlu olmanın önemini anlattığın için,
-Yanımda olmanın şartı olmadığı için,
-Güvenimi hiç kırmadığın için.

My fish is a dead now. Whatever...

Bugün benim için çok değerli bir insanı kendi rızamla kaybettim. 

  Akla gelecek ilk soru: Neden? Daha değerli bir insan vardı -Halk arasında: Bambılbi- Pişman mıyım? Bilmiyorum en iyisi bu konuyu kapatayım.
  Diğer bir konuya gelelim. Önceki yazımdaki "Tanrı" bildiğimiz Tanrı değil. Manevi bir şey. Hiç bulaşmayalım.
  İnsanlar neden yalan söylerler anlamıyorum. Bunu yaparak neyi düzelttiklerini de. Bugün verdiğim bir karardır: "Yalan söyleyenlerden nefret ediyorum ve artık yalan söylemeyeceğim." Sırf yalan söyledikleri ve bunu çok iyi yaptıkları için bütün gün hatta bütün hafta düşündüğüm insanlar oldu. Ya artık dürüstler ya da gerçekten iyi yalan söylüyorlar.
  Annem -ders çalışmadığım için- hayatımı kendi ellerimle kararttığımı düşünüyor. Yapım gereği annem söyledi diye ders çalışmam ama annem üzüldüğü için sınıf birincisi bile olabilirim. O melek üzülürse delirebilirim. Derslerimin düşmesinin diğer bir sebebi de kopya çekemiyor olmam. Sınıfımdan kimseyle konuşmuyorum. Cidden hiç arkadaşım yok. E en arkada tek başına oturan biri n'apsın? Neyse artık kopyaya ihtiyacım kalmayacak. Sohbete de. Biliyorum hepimizin insanlara ihtiyacı var ama.. Olmamasına gayret edeceğim. Ha dışarıdan insan gibi görünen ama aslında melek olan çok varlık var çevremde. Hepsine çok teşekkür ederim. Beni kendime getirdikleri için, benim hatalarımı affettikleri için, bana değer verdikleri için, bana katlandıkları için, yanımda oldukları için...
  Bu arada ablama çok kızgınım. Aslında ablama değil, hayat şartlarına çok kızgınım. Ablamı bana vermiyor. Tamam ablamla sorun yaşıyor olabilirim ama bu onsuz yaşamak zorunda olduğum anlamına gelmez. Ben ablamı istiyorum. Bir şey anlatacağımdan değil. Sesini duysam yetecek sanki. Suratına baksam.. Hal hatır sorsam. Özledim ben ablamı. Küçükken hiç tahmin etmediğim bir olayı yaşıyorum şu anda. Ablamı görmeliyim. Aramak istemiyorum evet. Keşke yanımda olsa da hiç bahanemiz olmadan tartışsak yine. Ya da ağabeyimi de ablamı da bir arada görsem yine. Keşke yine evin küçük çocuğu olsam.

 "Küçük çocuk olmak" için çok büyüdüğümü düşünüyor olabilirsiniz. Ablam bana yine "kız kardeşimin gelinliği" dese, ağabeyim: "nabıyon lan sepet" dese, annem yemek için oyundan kaldırsa, babam da hunharca başımı okşasa ben yine "küçük çocuk" olurum. Bir araya geldiğimizde olurum zaten. Hayırlısı. Bazı insanları üst üste koyup, yakmak istiyorum ama birileri bana onları sevebileceğimi söyledi. Yapacağım da.
Sanırım bu emekleyen bir kurbağa. Hem de kırmızı gözlü ağaç kurbağası.
Anlamını hiç bilmiyorum ama hastasıyım. Dinlenilesi. Yazarken bunu dinliyordum.

24 Mart 2012 Cumartesi

Tanrı;

Tanrı; beni yalnız bıraktı.
Tanrı; gökyüzümü çaldı.
Kuşlarımı aldı, köpeklerini bıraktı.
Tanrı; kanatlarımı kıskandı.
Tanrı; yıldızımı çaldı.

6 Mart 2012 Salı

- İki kişi olmak güzeldir. İki farklı yaşantı. İkiyüzlülük değildir bu. İki hayattır. Savunmam budur; mesaj yerine ulaştı.
- Bu aralar keyfim yok. Ruhum çekildi sanki. Hiçbir şey tam olmuyor, gerçek olmuyor. Mesela gülesim geliyor ama hani tebessüm şeklinde. Aslında gülmekten kırılırım ben tebessüm ediyorum. Üzülsem de tam üzülmüyorum. Ha kızsam tam oluyor o ayrıdır. Böyle sürekli gözüm dalıyor, kendimi ben kontrol etmiyormuşum gibi geliyor. Düşündüğüm şeyler bana ait değilmiş gibi sanki. Bunu biri bana açıklamalı yoksa ben başta olmak üzere herkes kafayı yiyecek.
- Ütopyam'a karlar yağdı.
- Ya hani gitmek istiyordum ya hep. Tam zamanı bence de sınavlar başlıyor.
- Tamam ben kapıyorum çenemi, ruh halimi paylaşmak istedim, paylaştım.

10 Şubat 2012 Cuma

Umut hariç.

 Şampiyonluk kupasını içinde barındırabilecek büyüklükte. İçi metal. Büyük kenarları bordo, siyah, koyu yeşil, lacivert. Tavanı altın, olabildiğince ağır. Bordo yüzeyinde bir resim var. Sağa yatarsan; gülen yüz. Sola yatarsan, kedi. Tersten bakarsan; kelebek. Dik bakarsan hislerini görürsün. Yeşil yüzeyinde bir kalem bir de keşiş resmi var. Keşiş kahverengi giyinmiş, uzun saçlı... Keşişe ait bilgiler yalnızca Ev'deki şöminenin üzerindeki tablonun arkasındaki kasa da bulunmaktadır. Siyah yüzeyde yalnızca beyaz, küçük bir nokta, lacivert tarafında ise kutuyu açman için gerekli sözcükleri söylemek için gideceğin boyuta ait portalı açmaya yarayan parmağın sığacağı kadar bir delik var. Peki bu kutu da ne var? Umut hariç herşey...

30 Ocak 2012 Pazartesi

-Hiç beton olmayan biyere git, kendi betonunu koy. Sonra oraya biri gelsin, senin betonunu kırsın kendi betonunu koysun. Biri gelsin ve onun betonunun üzerine koysun betonunu. Sonra birileri gelsin çatı koysun. Sen yoksun. Başka birinin çatısı altında güzel betonlar var. Sen yoksun.
-Şiddetle tavsiye ederim.
-Birgün milletler kendi maddi değerlerini oluşturacak. Bazı milletler de diğerlerinin değerlerini yükseltecek...