Masmavi bir ışık yanıyordu önümde. Peşinden çok koştum. Çok yoruldum. Koştuğum için değil. Neden koştuğumu, tam olarak nereye gittiğimi bilmediğimden yoruldum. Akıttığım her ter damlam için, her adımda kendime küfür ettim dostlarım. Aklınıza gelebilecek en ağır küfürlerdi. Kendisine hakaret edilen her insan gibi ağlamaya başladım. O anda bazı şeylerin sınırlarıni keşfettim. Gözyaşlarım... Onların sınırları yoktu. Ağlamamak için gözlerimi sımsıkı kapattım. Durduramadığımı anlayınca geri döndüm. Tanıdık bir yüz aramaya başladım. Ya yalnız kalmaktan korktum ya da... Bilmiyorum. Sadece aradım. Bulamayacağımı anlayınca bambaşka bir yüzü tanımaya karar verdim. Bir ağaca yaslandım. Tanrı ağaçları; insanları yaşatsın diye yarattıysa bir bildiği vardır diye düşündüm. Ağacı dinlemeye başladım. Sadece dinledim ve fark ettim ki O; tanıdık bir yüzmüş ve tanrı haklıymış.
İnsanlar arabaların, diğer insanların, fabrikaların hatta müziğin sesini kısmalılar. Ağaçların anlatacakları çok şeyleri var çünkü. Anlatacak bir şeyleri olan bütün varlıklar dinlenmeli bence. İnsanlar dinlenmemeli. Çünkü; insanların anlatacakları hiçbir şeyleri yok. Lanet insanların tek görevleri susturmak. İnsanlar dağları, okyanuslari, arıları, bebekleri, ağaçları sustururlar. Susturdular.
Dönüş yolumda bir sürü gözyaşı gördüm. Saymadım. Saymak zayıflıktı. Öğrenmek zayıflıktı. Bilmek: Cehaletti. En iyisi bilmemek. En iyisi nedir biliyor musunuz dostlarım? Gökyüzüne bakmak. Asla yere değil. Hiçbirşeyin verdiği huzur yalnızca gökyüzünde vardır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder